Dokunmak…
Gülümsedi. Demek ki halkalar böyle kopacaktı. Dokunacaktı…
İrfan Osman Hatipoğlu
Dar bir sokağın içinde, bir İşhanı’nın arkaya bakan küçük büro-nun, küçük penceresinden dışarıya bakıyordu. Dışarıya bakış-ları ilk değildi. Son günlerde sıklaşmış, bakış süresi uzamıştı. Bu bakışlar bir seçim, bir sürüklenme, tutkusunun peşinden git-meydi…
Bakışları, öğrenimini tamamladıktan sonra hiç kimseyi tanı-madığı, denizi ilk gördüğü şehirde uzun yol yürüyüşü olarak başladı. Yol yürüyüşünün içinde kâğıt, mürekkep, kitap, dergi, gazete olmalıydı. Yeni yerleşkesinin bulunduğu sokak bu iste-mini karşılıyordu. Sokakta kitap, dergi basan matbaalar, kartçı denilen küçük işlikler ile kırtasiye toptancıları vardı. Hemen bir üst sokaktaki İşhanı’nda ise korsan kitap çoğaltan, küçük ofset makineleri ile çalışan korsancıları ekleyebiliriz.
Gözüne kestirdiği, işi ve şehri bilmemenin verdiği ürkek-likle sokakta bulunan, pedallı denilen makine ile baskı yapan kartçının yanına takılmaya başladı, heyecanla ne yapmak iste-diğini anlatıyordu. Dost oldu. İşliğe eli çantalı gelen emekli, ön-ceden matbaada çalışmış insanlar el ilanı, kartvizit bastırıp gi-diyordu. Pedalcı Hasan usta ile muhabbeti arttırıp öğle yeme-ğini ortak olmaya başlayınca, usta bir öğlen yemeğinde “sende bunların yaptığını yap. Akıllı adamsın, bunlardan daha iyi ya-parsın” dedi. Dükkanının bir köşesinde atılı duran çantayı çıka-rıp verdi, yaptığı işlerin fiyatını ayrıntılı anlattı. Bire bismillah deyip, yemek sonrası sokağa saldı.
Salış o salış… Uzun yürüyüşler, sayısız işliklere girip çık-malar. Hasan ustanın kıyakları ile fena olmayan para ka-zanma… Para kazanınca, yeni dostlar edinmeye başladı. Çevre-sinde neler döndüğünü izliyor. Az emekle çok kazanabileceğini fark edince, bir üst sokaktaki korsan baskıcılara takılmaya baş-ladı. Yüz esnaftan aldığın işi bir kitap baskısından alıyordu. Bir
de gönlünden geçen işti. Kitapçılar, sokakta sergide kitap satan-lar ile kitapları konuşmak gibi bonusu da vardı.
Yine bir sabah, sokakta ilerlerken, pedallı makinası ile ça-lışan Hasan usta dükkânın içinden bağırdı, “özledik kerata” dedi. Dükkânın için girince “az görünür oldun. Nerelere takıl-dığını biliyorum” dedi. Sessiz kaldı. Usta makineyi durdurdu. Oturduğu sandalyeden yüzüne baktı. “Hırsını yenilme… O iş tekin iş değil. Benim dükkânımdan kâğıt çalmak gibi…” de-yince “usta oradaki herkes yapıyor. Bir şey olduğu da yok” dedi. Hasan usta oturduğu sandalyeden öfkeyle kalktı “Ulan sen her-kes misin? Korsan yapıyorsun, üstüne mürekkep kokularının içinde kim olduğunu bilmediğin adamlarla şarap içiyorsun. Bir gün biri ya karnını deşer ya da polis yakalar genç yaşta sabıkalı hırsız olursun” dedi. Yok, daha neler usta diye lafı ağzında ge-veleyince “s.ktir git” dedi. Pedala bastı, kartları hızlı hızlı ma-kinanın ağzını vermeye başladı.
O günden sonra, korsancı iş hanına Hasan ustanın önünden geçerek gitmeyi bıraktı. Ters yönden gitmeyi seçti. Gidiş fazla sürmedi. Hasan ustanın dediği karın deşme olmadı ama polis yakaladı. Kitapları el koydu, satılan yerlerden kitapları topladı-lar. Üç gün karakolda dinlendirdiler. Çıktığında her şey değiş-mişti. Çoğaltıcılar kaybolmuştu... Her öğle sonrası ayakçılarla iş hanının çay ocağında buluşup çay içerken “arada olur. Ortalık durulsun yeniden başlarız. Bir kitap yakaladık mı, sıkıntımız bir günde biter” diyerek, çay ocağına içtikleri çayları yazdırıp da-ğılıyorlardı.
Onun işi her geçen gün zorlaşıyordu. Önce kaldığı küçük odadan, küçük yazıhaneye taşındı. Yemek yediği lokantada ye-mek çeşidini teke indirdi, ekmeği çoğalttı. Korsancılarla çay iç-meye gitmediyse, pencereden uzun uzun bakıyordu.
Yine bir öğle vakti… Sözleştikleri vakitte, çay ocağına git-mek için Hasan ustanın işliğinin önünden geçerken, usta gördü “deli oğlan gel” dedi. İşlikten içeri girince “Biliyorum başına gelenleri… Önceki uyarımı dinlemedin. Bu kez dinle! Köyüne dön. Çok şey öğrendin, çok istediğin zenginliği orada
kavuşursun” dedi. İyiyim, işler düzelecek gibi sözcükleri ağzı-nın içinde çevirince, öfkeyle “Ne düzelmesi ulan… Polis kı-çında… Yediğin yemeğin parasını ödeyemiyorsun. Ben ödüyo-rum, yoksa lokantacı yemek mi verir sanıyorsun” sözleri, yıldı-rım çarpmışa döndürdü. Demek ki veresiye yediğini sandığı ye-mekleri Hasan usta ödüyordu. Gözleri doldu, titrek sesiyle “us-tam git diyorsun da gidecek para mı var? Baksana kursağım da senin lokmalar dizili”. “Git yazıhaneden biletini al” diyerek ce-binden çıkardığı buruşuk paralardan seçip verdi. Dükkândan çı-karken “biletini bugüne al” diye de bağırdı. Bileti alıp geri dön-düğünde “ustam, hakkını helal et. Sana verecek hiçbir şeyim yok. Büroda önceki kiracıdan kalan masa sandalye var. Getire-yim” dedi. Hasan usta hışımla yerinden kalktı, başını yüzüne iyice yaklaştırdı “Burası eskici dükkanımı deyyus... Hakkımı helal etmiyorum. Borç yazıyorum borç… Daha fazla asabımı bozma s.ktir git” dedi.
Hasan ustanın sözleri yolu gösteriyordu. Ayrılış sözü söy-leyemeden, her şeyi geride bırakarak, koşar adımlarla otogara doğru yürüdü. Zihnine Hasan ustayı yerleştirerek kentine döndü. Döndüğü kentinde orta düzeyde iş insanı oldu. Ustaya arama vakti diyerek yola çıktığında, ayaklarına geriye doğru gittiği hissi sarsa da sokağa daldı. Fazla değişiklik olmamıştı. Hasan ustanın işliğinin önüne geldiğinde, dükkân tekel bayisi, tostçu olmuştu. Çalışana Hasan ustayı sordu, bilmiyordu. İki dükkân ilerdeki toptan kırtasiyeciye girdi. Tanımıştı. “Gel Efendi gel” dedi. Söze uzatmadan Hasan ustayı sordu. “Kapattı. Çok olmadı ama nerede oturur ne yapar bilmiyorum. Aksi adamdı. Senden başka kimseyi ne yardım etti ne de sevdi. Bir sabah hurdacı geldi, makinaları yükledi gitti” deyince, üstüne bir hüzün bir ağırlık çöktü… Çıktı, bu kez gözyaşını tutamadı, bıraktı.
Arayış yolculuğunun dönüşü, başladığı gibi olmadı. Hasan usta boynuna asılı zincire dönüşmüştü. İşliğinde, kent meyda-nına bakan geniş odasının, azman penceresinden dışarıya bakar-ken, boynundaki asılı zinciri nasıl kıracağını düşünüyordu.
Bir sabah… İşliğine gelirken, geçtiği dar sokakta, “Ev ye-mekleri” yazan işlikte bir kadının çabaladığını tanıklık ederdi. İçeri girdi. “Çorba hazır mı?” Piknik tüpünün üzerinde yap-makta olduğu çorbayı karıştıran kadın, “Biraz beklersen hazır olacak” dedi. Oturduğu sandalyede geri doğru yaslanarak “ba-cım, merak ettim, küçük tüple…” “Kocam asgari ücretle çalışı-yor… Üç çocuk… Biri üniversitede… Başa çıkamıyoruz. Evde bu vardı…” deyince “İşini kolaylaştıralım. Katkım olsun ister misin?” Diye sorunca, kadın hışımla geri döndü “sabahın bu sa-atinde sen bela mısın… Git işine!” diye çıkıştı. Çorbayı içme-den çıktı. Yine bir sabah, bu kez kadın gördü, kapıyı aralayıp “geçende çorbayı içemedin, bugün hazır” dedi. Çıkarken, eline bir liste sıkıştırdı. Listeye bakmadan, “borç olarak yazıyorum. En kısa zamanda ödemeye çalış…” dedi. Uzun sayılmayacak sürede, “Dürdane Ablanın Kahvaltı Salonu” büyüdü.
Azman penceresinden dışarıya bakarken, boynunda asılı zincirin halkalarından birinin koptuğunun ayırdına vardı. Gü-lümsedi. Demek ki halkalar böyle kopacaktı. Dokunacaktı…
İrfan Osman Hatipoğlu: Araştırmacı-yazar, 1962 yılında De-nizli/Nikfer köyünde doğdu. İlkokulu ve ortaokulu Nikfer’de, Öğretmen Lisesi’ni Nazilli ve Ortaklar’da (Aydın), yükseköğ-renimini 1985 yılında Uludağ Üniversitesi’nde tamamladı. Üni-versite sorunları üzerine Cumhuriyet gazetesi başta olmak üzere, değişik gazete ve dergilerde araştırma yazıları yazmakta-dır. VII. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın hazırlanmasında çalıştı.
Yayınlanmış yapıtları: Belediye Veteriner Hekimi El Ki-tabı/Antakya İçinden Gezgine Öyküler/Üniversite İçinden Not-lar/Bir Rektörün Trajikomik Maceraları/Pirefesör Muhittin Efendi/Antakya’da İki Uzun Gün/Pirefesör Nasıl Olunur? AKADEMİ İLMÜHALİ/Hatay Mutfağı “Antakya’dan Afro-dizyak Lezzetler”/Denizli Mutfağı “tarih, kültür, yemek”






Benzer Haberler
DENİZLİNİN UNUTULMAZ İSİMLERİ
DENİZLİNİN UNUTULMAZ İSİMLERİ
Dokunmak…
İlk kez Denizli mutfağı kitaplaştırıldı
Kale’de yeni nesil kafe açılıyor
Denizli’de kasaplığa vizyon katan aile: Gürsoylar
PAÜ DENİZLİ YÖRESEL YEMEK YARIŞMASI DÜZENLEDİ
Donbaba, bir Türk beyidir. Doğa dostu ulu kişidir.